29.8.14

3

Yaz tatilimden (404 error: aradığınız tatil bulunamadı) boş kalan zamanlarımda yine dizilere sardığım doğrudur. Ha stajdan arta kalan zamanları tatil sayarsak tabii. Bu yazın işkencesinin adı da 30 iş günü süren zorunlu staj. 30 iş günü, evet. Bayramı, tatilleri hesaba katarsak tam olarak 1,5 ay ediyor. Temmuzda geldiğim Ankara'dan ayrılış tarihim 4 eylül. Evet, EYLÜL. Oysaki geçen yıl bu zamanlarda; Avrupa'da minik bir köyde, ormanda çöp temizlemekle, göl kenarında çalı çırpı toplamakla falan meşguldüm. Güzel zamanlardı. Yazlarım hep boş geçti aslında evet; ama yine de 3 ay boyunca Antalya'da oturduğum olmadı neyse ki. Bu iyi bir şey tabii. Ama keşke daha çok şey yapsaydım. Keşke bir kampa daha gitseydim. Keşke başka bir alanda bir staj daha ayarlasaydım gibi düşüncelerle boğuşuyorum şimdilerde. Çünkü okul bitecek. Resmen 5 yıl bi-ti-yor. Bölümden özellikle son zamanlarda hoşlanmamaya başlasam da, okulun bitecek olması beni kahrediyor. Bölüm muhabbetine de ayrıca bir girmek lazım belki de, şimdi hazır değilim ona.

Stajın nasıl geçtiği konusuna hiç girmek istemiyorum, belki bir ara değinirim. Bazı insanlar stajın çok güzel geçtiğini söylerken, benim tek düşündüğüm şey tamamen bir vakit kaybı olduğu. Özetle şunu diyeyim, şimdilik anladım ki hastane bana göre bir yer değil. Ha, neresi sana göre derseniz ona da verecek cevabım yok. Resmen her gün, her dakika ilerde ne yapacağımı kara kara düşünür oldum. Gelecek kaygısı kaygıların en büyüğüymüş. Hele ki üniversite bitmek üzere olduğunda. Bu bloga yazmaya başladığımda üniversiteyle ilgili kaygılarım vardı, o zamanlar herşey toz pembeymiş işte meğerse. "İstediğim bölüme gireyim, daha ne isterim" kafasındaydım. İstediğim bölüme girince noldu, hiçbir şey. Şimdiki aklım olsa aynı bölümü ister miydim orası da meçhul. Üniversite öncesi zamanlarda tek istediğim şey olan şu bölümden böylesine derin pişmanlık duyabileceğim aklımın ucundan geçmezdi. Pişman da olunabiliyormuş demek. Belki de o zamanki halim ve şimdiki halim arasında baya fark olması ve o zamanki Demet'in severek psikoloji seçmiş ama şimdiki Demet'in bu seçimden pek memnun olmamaya başlamasıyla da açıklayabiliriz bu pişmanlığı. Ama yine de, şu bölümdeki deneyimlerimden bunu çıkarabilirim ki; hayatta ne seçim yaparsak yapalım hem iyi, hem de kötü yanları olacak bu seçimlerin. Herşey tamamen kötüye gidemez, o mümkün değil. İnsan tamamen mutsuz olamaz. Böyle de bir söz vardı bir kitapta geçen. "İnsan hiçbir zaman bütünüyle mutsuz olamaz." Heh, Camus'nun Yabancı'sından. Neyse işte. Benim de içinde bulunduğum şartlar altında en mutlu olabileceğim seçenekleri düşünmem lazım, şimdilik sadece düşünmekle kalıyorum tabii.

Blogda büyük değişiklikler yaptım, çoğu eski yazıyı siliyorum. Böyle daha iyi. Hem genelde aynı şeylerden bahsedip aynı dertlere üzülmüşüm. Tekrardan onları görmek pek iyi gelmedi. Hem bazen eski anılara bağlı kalmak insanın değişmesini engelliyor, onu kısıtlıyor. Aslında insanın sahiplendiği çoğu şey onu kısıtlamıyor mu zaten? Geçtiğimiz ay bilgisayarım yine bozuldu mesela, bir sürü filmim gitti. Artık o kadar üzülmüyorum bunlara tabii. Tekrar bulabilirim değil mi? (Eğer müzik arşivim gitseydi beni cinnet geçirmiş bir halde bulabilirdiniz gerçi, o ayrı. Müzik arşivi önemli mevzu.) Bir de geçen gün telefonumu kaybettiğimi sandım, meğerse hastanede unutmuşum. O an baya bi panik yaşadım, yalan değil. "Kaybedersem mahvolurum!" diye düşünüyoruz ya, aslında öyle olmuyor. Sen bir telefon için ağlıyorsun. Sonra psikiyatriste gelen insanları ve hastane ortamını gözlemliyorsun, "Dertlerim ne kadar da boktanmış" deyip kendine bir kez daha kızıyorsun. Hastane ortamı da depresyona girmek için ideal mekanlar sıralamasında ilk üçe girer zaten. E her günüm orada geçtiğine göre, şu anki ruhsal durumumun stabil olması mucize olsa gerek. Ya da bu tür işlerin içine girdikçe duyarsızlaşıyoruz zamanla. İlk günler ilaç verip gönderen psikiyatristlere kızardım içimden. Şimdiyse onlara hak vermekle kalmıyorum, bazı hastaları adeta Devlet Bahçeli ifadesiyle dinleyesim, ya da anlattıklarına face palm tepkisi veresim geliyor. Duyarsızlaşmasak bu tür işleri nasıl yapardık ki? Heh, yine staj muhabbeti geldi, tutamamışım kendimi. Bitmesine az kaldı ama ya, bence bize kazandırdığı şey ciddi anlamda sabretme yeteneği. Ha, o konuda zaten oldukça advanced yeteneğim var ama olsun, iyice pekiştirmek iyidir. Ayrıca bugün sunumumu da yaptım rahatladım, çok az kaldı bitmesine. Antalya özlemi çekiyorum yine. Ama kısa süre sonra döneceğim yer yine Ankara, yine ODTÜ. :( Okulu da özledim aslında; ama son aylarda içinde bulunduğum ortam beni çok bunaltmıştı, tekrar aynı şeylerle uğraşmak istemiyorum. Hem, bir yandan da son yılımın başlamasını istemiyorum. Başlasa bitecek hemen çünkü. Neyse. Okul başlamadan birkaç kez daha denize girmeye, amaçsız bomboş günler geçirmeye, kendimi dizi ve filmlere boğmaya, bir yandan da kitap okuyup kafa dinlemeye ihtiyacım var. Gerisini sonra düşünürüz.

Bu yazı ortaya karışık bir şeyler oldu aslında. Ben sonra yine güzel şarkılar paylaşacağım ama. True Blood'ı bir bitirip geleyim de.

Hiç yorum yok: