15.11.14

Kadın/Erkek Olmak


Kadın ve erkeğin varoluşuyla ortaya çıkan, bizle birlikte büyüyen, gelişen, evrimleşen bir kavram cinsiyetçilik dediğimiz. Her yerde ve her an yaşanıyor cinsiyetçilik. Yeni bir haber değil bu tabii. Üzgünüm ki bu durum sadece bizim ülkemize özgü bir şey de değil. Hatta kültür, sosyo-ekonomik durum, eğitim gibi etmenler bile bu cinsiyetçiliği kıramıyor. Ki zaten yeni bir kavram da değil cinsiyetçilik dediğimiz. Belirgin şekilde yapılan kadın erkek ayrımcılığı hakkında konuşmaya bile gerek yok, ne olduğunu ve toplumda nasıl pratiğe döküldüğünü gayet iyi biliyoruz. Kadına şiddet, taciz, tecavüz, iş hayatında ayrımcılık, aile içindeki roller ve daha milyonlarca konu. Hakkında sayfalarca tartışabilir ve konuşabiliriz. Ne de olsa ayrımcılığın -her alanda- en yoğun yaşandığı coğrafyalardan birindeyiz. 

Bunların dışında günlük hayatta sıklıkla karşılaştığımız hareketlerin neredeyse hepsi cinsiyetçilik içeriyor. Saldırgan veya kırıcı olmasına gerek yok, hepsi aslında ufak tefek şeyler. İçselleştirdiğimiz için normal olarak da gördüğümüz ve yapmaya devam ettiğimiz davranışlar. Özellikle bu konuda en belirgin örnekleri sosyal medyada gördüğümü söyleyebilirim. Son zamanlarda ayrımcılığın, ötekileştirmenin en başarılı örneklerine şahit oluyoruz sosyal medya sayesinde ne de olsa. Anonimliğin verdiği güç, internetin arkasına sığınma gibi etmenlerle sosyal medyada herşeye saldıran insanları görmek hiç de zor değil. Bu da biraz "deindividuation" dediğimiz bir sosyal psikoloji terimi bana kalırsa. O da ayrıca incelenmeye değer ama, şimdi konuyu dağıtmak istemedim. 

Hepimizin doğduktan sonra öğrendiğimiz ve çok iyi bildiğimiz kadın-erkek cinsiyet rolleri, toplumda bu rollerin pratiğe dökülmesi ve anaakıma uymayan rolleri eleştirme. Gerçek hayatta veya sosyal medyada yaşadığımız şeyler bunlardan ibaret. Son zamanlarda beni rahatsız etmeye başlayan şeyler de bunlar. Eminim hepimiz görüyoruz bu tarz ifadeleri. Özellikle Ekşi Sözlük'te ve Twitter'da kadın ve erkeklerin ne yaptıkları ve ne yapmamaları gerektiğiyle ilgili milyonlarca görüş var. Bazen ekşi sözlük gibi -sözde- "kutsal bilgi kaynağı"nda böyle şeyler okudukça insan kendinden utanmıyor değil. Hayır siz toplumdaki görece daha eğitimli, bilgili insanlarsınız. Büyük bir kısmınızı Beyaz Türk dediğimiz kategoriye sokmak pektabii mümkün. Siz bile böyle şeyler düşünüyorsanız Anadolu insanından hepten ümidi kesmemiz gerekir. Sinirlerinizi bozmak istiyorsanız güya fenomen olarak adlandırılan bazı insanların twitter'larına bakmanızı öneririm. Her daim timeline'ınıza düşen, çok sayıda beğeni toplamış insanlardan bahsediyorum. Şahit olduğum cinsiyetçi ifadeler de şöyle şeyler; "futbol sevmeyen erkek gitsin kek yapsın, yok efendim babet giysin, trip atan erkek mi olur, şunu giyen erkek, şöyle yapan erkek" ve yüzlercesi. çünkü kek yapan erkek istemiyoruz; kıskanan, dayak atan erkek istiyoruz. "Erkeklik" bu ya. Kek yapma, trip atma gibi işler de bırakın kadınlara kalsın. "Kokoreç yiyen kadın, futbol seven kadın, kollarını almayan kadın, araba kullanabilen kadın, iyi sevişen kadın/kötü sevişen kadın,..." Kadınlar hakkında yapılan yorumlara gelirsek durum daha vahim. Bir kere önümüzde koskoca bir kezban kavramı var. Kezban nedir, nasıl olunur? Kezban olunuyorsa sorumlusu kimdir? Asıl bunlardan önce sormamız gereken şey de kezban olarak nitelendirdiğimiz kadın özelliklerinin neden aşağılayıcı bir şey olması gerektiği. Kadında hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz fakat, o beğenmediğiniz role de sizin yüzünüzden (aslında bizim, hepimizin) giriyorlar. Bunun neden farkına varamıyorsunuz?

Burada doğrusal bir sebep sonuç ilişkisi kesinlikle yok. Erkekler yüzünden kadınlar böyle demek de tek taraflı bakmak anlamına gelir ve cinsiyet eşitliğinden sapıp kadınları üstün tutan bir anlayışa çıkarır bizi. Böyle bir düşünceyi de sevmiyorum. Her iki cinsiyet de kendi rollerini belirleyip, birbirinin davranışlarını etkiliyor. Her iki cinsiyet de kendilerine aşılmaz sınırlar çizip, "Ben buyum, bunu yaparım, yapmalıyım." diye düşünüyor çünkü herkese göre kendi cinsiyeti üstün, benzersiz. O yüzden bazı şeyleri sadece kendilerinin yapabiliyor oluşu o cinsiyete haz veriyor, egosunu besliyor haliyle. Mesela bir erkek için tamirat yapmak onu özgün kılan şey, bunu bir kadın yaptığında egosu kırılıyor, o yüzden bu fikre olanca gücüyle saldırıyor. Ya da bir kadının eşsiz özelliği duygusal manipülasyon yeteneği ona göre (Trip atma dediğimiz pratik.) Bunu bir erkek yapmamalı, kadının kendi silahını çalmamalı.

Bana kalırsa kek yapan erkek candır, tamirat yapan kadın daha da candır. Kendimizi önceden belirlenmiş rollerle sınırlamayıp canımızın istediğini yapamıyorsak yaşamamızın da bir anlamı olmamalı değil mi? Sadece sahip olduğumuz iki farklı organ, sadece iki farklı kromozom dizilişi yüzünden böyle bambaşka kutuplara itilmeye çalışmamız gülünç. Evet, o organlar hayatımızı ele geçiriyor, o yüzden bu kadar önemsiyoruz, o da doğru. çünkü cinsellik insan davranışlarını güdüleyen en büyük kaynaklardan birisi. Bilmiyorum belli bir zamanda/dünyada/evrende bunu başarayacak mıyız ama, bir insan gördüğümüzde onu insan olarak değil de bir penis ve/ya vajina olarak gördüğümüz sürece kutuplaşmamız her daim sürecek.

Sahip olduğunuz cinsiyeti sevin. Fakat bütün egonuzu o cinsiyet ele geçirdiği zaman kendinizi üstün görmekle kalmayıp karşı cinsiyeti ayaklar altına almaya başlayacağınızı da unutmayın. "Ben erkeğim, ben kadınım"dan öte "ben dünyada var olan sıradan bir insanım sadece" diyebilmek önemli. Kadın veya erkek olmak size bahşedilmiş bir erdem değil çünkü, genlerinizdeki X ve Y kromozomlarının yaşam bulmuş hali sadece. Tamamen tesadüf eseri oluşan bir gerçeklik. Bu kadar da basit.

29.8.14

3

Yaz tatilimden (404 error: aradığınız tatil bulunamadı) boş kalan zamanlarımda yine dizilere sardığım doğrudur. Ha stajdan arta kalan zamanları tatil sayarsak tabii. Bu yazın işkencesinin adı da 30 iş günü süren zorunlu staj. 30 iş günü, evet. Bayramı, tatilleri hesaba katarsak tam olarak 1,5 ay ediyor. Temmuzda geldiğim Ankara'dan ayrılış tarihim 4 eylül. Evet, EYLÜL. Oysaki geçen yıl bu zamanlarda; Avrupa'da minik bir köyde, ormanda çöp temizlemekle, göl kenarında çalı çırpı toplamakla falan meşguldüm. Güzel zamanlardı. Yazlarım hep boş geçti aslında evet; ama yine de 3 ay boyunca Antalya'da oturduğum olmadı neyse ki. Bu iyi bir şey tabii. Ama keşke daha çok şey yapsaydım. Keşke bir kampa daha gitseydim. Keşke başka bir alanda bir staj daha ayarlasaydım gibi düşüncelerle boğuşuyorum şimdilerde. Çünkü okul bitecek. Resmen 5 yıl bi-ti-yor. Bölümden özellikle son zamanlarda hoşlanmamaya başlasam da, okulun bitecek olması beni kahrediyor. Bölüm muhabbetine de ayrıca bir girmek lazım belki de, şimdi hazır değilim ona.

Stajın nasıl geçtiği konusuna hiç girmek istemiyorum, belki bir ara değinirim. Bazı insanlar stajın çok güzel geçtiğini söylerken, benim tek düşündüğüm şey tamamen bir vakit kaybı olduğu. Özetle şunu diyeyim, şimdilik anladım ki hastane bana göre bir yer değil. Ha, neresi sana göre derseniz ona da verecek cevabım yok. Resmen her gün, her dakika ilerde ne yapacağımı kara kara düşünür oldum. Gelecek kaygısı kaygıların en büyüğüymüş. Hele ki üniversite bitmek üzere olduğunda. Bu bloga yazmaya başladığımda üniversiteyle ilgili kaygılarım vardı, o zamanlar herşey toz pembeymiş işte meğerse. "İstediğim bölüme gireyim, daha ne isterim" kafasındaydım. İstediğim bölüme girince noldu, hiçbir şey. Şimdiki aklım olsa aynı bölümü ister miydim orası da meçhul. Üniversite öncesi zamanlarda tek istediğim şey olan şu bölümden böylesine derin pişmanlık duyabileceğim aklımın ucundan geçmezdi. Pişman da olunabiliyormuş demek. Belki de o zamanki halim ve şimdiki halim arasında baya fark olması ve o zamanki Demet'in severek psikoloji seçmiş ama şimdiki Demet'in bu seçimden pek memnun olmamaya başlamasıyla da açıklayabiliriz bu pişmanlığı. Ama yine de, şu bölümdeki deneyimlerimden bunu çıkarabilirim ki; hayatta ne seçim yaparsak yapalım hem iyi, hem de kötü yanları olacak bu seçimlerin. Herşey tamamen kötüye gidemez, o mümkün değil. İnsan tamamen mutsuz olamaz. Böyle de bir söz vardı bir kitapta geçen. "İnsan hiçbir zaman bütünüyle mutsuz olamaz." Heh, Camus'nun Yabancı'sından. Neyse işte. Benim de içinde bulunduğum şartlar altında en mutlu olabileceğim seçenekleri düşünmem lazım, şimdilik sadece düşünmekle kalıyorum tabii.

Blogda büyük değişiklikler yaptım, çoğu eski yazıyı siliyorum. Böyle daha iyi. Hem genelde aynı şeylerden bahsedip aynı dertlere üzülmüşüm. Tekrardan onları görmek pek iyi gelmedi. Hem bazen eski anılara bağlı kalmak insanın değişmesini engelliyor, onu kısıtlıyor. Aslında insanın sahiplendiği çoğu şey onu kısıtlamıyor mu zaten? Geçtiğimiz ay bilgisayarım yine bozuldu mesela, bir sürü filmim gitti. Artık o kadar üzülmüyorum bunlara tabii. Tekrar bulabilirim değil mi? (Eğer müzik arşivim gitseydi beni cinnet geçirmiş bir halde bulabilirdiniz gerçi, o ayrı. Müzik arşivi önemli mevzu.) Bir de geçen gün telefonumu kaybettiğimi sandım, meğerse hastanede unutmuşum. O an baya bi panik yaşadım, yalan değil. "Kaybedersem mahvolurum!" diye düşünüyoruz ya, aslında öyle olmuyor. Sen bir telefon için ağlıyorsun. Sonra psikiyatriste gelen insanları ve hastane ortamını gözlemliyorsun, "Dertlerim ne kadar da boktanmış" deyip kendine bir kez daha kızıyorsun. Hastane ortamı da depresyona girmek için ideal mekanlar sıralamasında ilk üçe girer zaten. E her günüm orada geçtiğine göre, şu anki ruhsal durumumun stabil olması mucize olsa gerek. Ya da bu tür işlerin içine girdikçe duyarsızlaşıyoruz zamanla. İlk günler ilaç verip gönderen psikiyatristlere kızardım içimden. Şimdiyse onlara hak vermekle kalmıyorum, bazı hastaları adeta Devlet Bahçeli ifadesiyle dinleyesim, ya da anlattıklarına face palm tepkisi veresim geliyor. Duyarsızlaşmasak bu tür işleri nasıl yapardık ki? Heh, yine staj muhabbeti geldi, tutamamışım kendimi. Bitmesine az kaldı ama ya, bence bize kazandırdığı şey ciddi anlamda sabretme yeteneği. Ha, o konuda zaten oldukça advanced yeteneğim var ama olsun, iyice pekiştirmek iyidir. Ayrıca bugün sunumumu da yaptım rahatladım, çok az kaldı bitmesine. Antalya özlemi çekiyorum yine. Ama kısa süre sonra döneceğim yer yine Ankara, yine ODTÜ. :( Okulu da özledim aslında; ama son aylarda içinde bulunduğum ortam beni çok bunaltmıştı, tekrar aynı şeylerle uğraşmak istemiyorum. Hem, bir yandan da son yılımın başlamasını istemiyorum. Başlasa bitecek hemen çünkü. Neyse. Okul başlamadan birkaç kez daha denize girmeye, amaçsız bomboş günler geçirmeye, kendimi dizi ve filmlere boğmaya, bir yandan da kitap okuyup kafa dinlemeye ihtiyacım var. Gerisini sonra düşünürüz.

Bu yazı ortaya karışık bir şeyler oldu aslında. Ben sonra yine güzel şarkılar paylaşacağım ama. True Blood'ı bir bitirip geleyim de.

1.7.14

Birkaç Güzel Şarkı

Ruh halim Lana Del Rey'den Macklemore'a kadar değişebiliyor bu aralar. Buraya da birkaç güzel şarkı/klip falan koymak istedim. Dinleyecek çok şarkı var her zaman olduğu gibi. Artık sevdiğim bir şarkı olduğunda onu içeren albümü de indiriyorum. Albümle beraber dinlerken daha bir güzel geliyor, daha bir bütünlük hissi veriyor şarkılar. Güzel bir albüm adeta güzel bir film, roman gibi bir şey gözümde. İyi şarkı yapmak hadi neyse de, bazı insanlar tüm şarkıları baştan sonra iyi albümler yapabiliyor, en çok ona şaşırıyorum ya.


  • Bu yılın favorisi: Arctic Monkeys - AM 
Ya ne olacağıdı? Kendilerini canlı gördükten sonra bambaşka bir sevmeye başladım ki bunun için oldukça geç kaldığımı fark ettim. Ah salak kafam. Ki zaten ne kadar geç kalırsam kalayım bu yıl AM'le her türlü yakalayacaktı beni. Olsun. Koyacak şarkı da seçemedim ki, en iyisi bütün albümü dinlemek. Arabella'yı koyayım bari, faverilerimden. Ama klip çok kötü olmuş bana kalırsa. Alex Turner yine bağrı açık gömlekle, zincirle falan dolanıyor, tövbe est ya. Neyss.
 


  • Bu yıldan bir diğer favori albümüm: Goldfrapp - Tales of Us.
Bak bunu eklemeyi unutmuşum, salak kafam, nasıl unuturum ya. Hemen şuraya bir yere koyayım. Bu yılın en iyi albümü olabilir bu bence. Ya, tek şarkıyı koymak içime sinmeyecek, çünkü bu albüm baştan sonra bütünlüğü olan güzel albümlerden. Albüm olarak playlisti varmış, onu koyayım mis gibi. Şöyle kafanızı dinlemek, arka planda Alison Goldfrapp'in huzur veren sesiyle rahatlamak isterseniz çok iyi seçim. Bütün kış bu albümü dinledim sürekli. Sakinleştirici bir etkisi vardı üzeirmde, bazen de üzüyordu ama olsun. 9 şarkının hepsi birbirinden güzel olsa da -ki bu çoğu albümde sık rastlanan bir şey değildir- Drew içlerinden en sevdiğim oldu.



  • alt-J - Brezeeblocks 
Heh, bu klip mükemmmel, şarkıyı içeren ilk Alt-j albümü de ayrıca kayda değer bir albüm. Adı "An Awesome Wave". Albümden bir diğer güzellik Taro'yu da unutmayalım. O da candır.


  • Fever Ray - If I Had a Heart 
Bu şarkıyla ve Fever Ray'le tanışmam Laurence Anyways filmiyle olmuştu. İyi ki de olmuş. Kuzeyden bir diğer harika kadın vokali daha tanıdım böylece. Gerçi sırf bu şarkı değil, albümü de bir bütün olarak ele almak istiyorum. Bu şarkının haricinde When I Grow Up ve Dry and Dusty şahsi favorilerimden. Albüm genel olarak oldukça karanlık bir havada. O ruh halini kaldırmaya hazırsanız baştan sonra dinleyebilirsiniz. Şöyle bir albüm kapağı var, daha nolsun?

Şimdi tekrar dinlemeye başladım da yok, tek tek şarkı öneremeyeceğim hepsi çok iyi. Yalnız ben albümün başlarında güzel şarkı bulduğumda onu sürekli başa sarmaktan albümün geri kalanını pek dinleyemiyorum da, sonlardaki güzel şeyleri geç fark ediyorum bu yüzden.


  • Neyse, karanlık ruh halinden çıkalım derseniz eğer, pek tatlış insan Brandon Flowers'ın solo albümünden favorimi de ekleyeyim: Crossfire. Ne de güzel "Lay your body doooown" diyorsun sen ya.



  • Bir diğer güzel şarkı/klip: Sia - Chandelier

Neredeyse unutuyordum bunu. Sia'nın da albümü çıkacak bu yıl. Çıkan ilk şarkı Chandelier şimdilik. Kendisi de klibi de tek kelimeyle mükemmel. Mutluymuş gibi görünüp insanın ağzına sıçan şarkılardan. Bu kadının şarkı yazma yeteneği takdiri hak ediyor. 


Coldplay'in son albümüne ise ısınamadım. A Sky Full of Stars fena değil gerçi, ama yine de çok içime sinmedi. Klibi çıkmış onu bile şu an fark ettim buraya linkini koyarken. Sanırım Coldplay Mylo Xyloto'dan sonra bitti gözümde. Yine de eski zamanların hatrına dinlenir mi, elbette.



  • Ve her daim depresifler için, kapanışı Lana Del Rey'le yapıyorum: West Coast.
Şu kadının şarkılarını ne zaman dinlesem kendimi uzun manikürlü tırnaklar ve takma kirpiklerle etrafta salınıyormuş gibi hissediyorum zaten. Üzerimde Amerikan bayrağı şortumla etrafa gözleri süzerek bakıyormuşum ya da uzun elbiselerle dolaşıp elimden sigaramı düşürmüyormuşum gibi. Kendisini aşırı dozda dinlemekten kaçınınız. Yine de arada iyi gidiyor ama hakkını yememek lazım.

29.6.14

2.

Habire saç modeli değiştiriyorum bu aralar. Kadın, depresyon ve kuaför klişelerini kullanmayacağım, gerçeklik payı olsa bile böyle stereotipler oluşturmak hiç bana göre şeyler değil. Depresyonda da değilim ama, sürekli aynı yüzü görmekten sıkılıyorum diyelim. Gerçi bugün küçük bir kız gelip "abla saç tebeşirini nerden aldın" diye sorunca anladım ki benim bu yaşımda (pek yakında 23 olacak insanım) yaptığım şeyler çoğu insanın henüz ortaokulda yaptığı aktiviteler haline gelmiş. Hani marjinal bizdik be gülüm? Saç tebeşiri falan da yoktu saçımda, boyamıştım ucundan. Sonra haliyle aktı, iğrenç renklere girdi ve bugün gittim kestirdim. Yine asimetrik bir şeyler oldu, bilmiyorum güzel mi, kötü mü. Zaten ayna karşısına geçip de güzel olmaya çabalamayalı baya oluyor. "Güzel" değil de "canım nasıl olmak istiyorsa öyle" olmaya çabalıyorum. Zaten herkesin amacı da bu değil mi?

Saçı bir yana bırakırsak şu an hayatımdaki en ilginç olay da, 4 haftadır kırık bir parmakla yaşıyor oluşum. İnsanlar parmağımı sorduklarında, ben anlatırken yüzlerindeki o "ayy, çok kötüü..s.s" ifadesini görmek hoşuma gidiyor aslında. Sonrasında gelen tepki de "çok acımıştır o.". Well, thank you captain obvious! Üstelik orta parmağım kırıldı, ne hoş ya. Orta parmak göstermek hiç bu kadar rahat olmamıştı, şimdi onlar düşünsün!

Bir de bu yılki Onur Yürüyüşüne de gidemiyorum tabii. Ben kim, İstanbul'a habire gitmek kim. Konserden konsere gittiğim için zaten. En son Rock'n Coke'ta gitmiştim, evet. Bu ayki Travis'e de gidemedim, Goldfrapp gelmiş, ondan haberim bile olmadı, lanet. Üstelik geçen yıl Sigur Ros'a gidicez diye bir zil takıp oynamadığımız kalmıştı da konserin iptal oluşuyla evrenden gerekli cevabı alıp oturmuştuk yerimize. Hala içimde kaldı o konser be. İnsanı illa İzlanda'ya götürteceksiniz dimi, hıh! O bir kenarda dursun ben önce yakın yerleri gezeyim de , o İzlanda'ya elbette gidilecek, gitmezsek adam değiliz! Hem şimdilik İstanbul'a gidecek imkanım olsa bile gidecek insanım yok dostlar. Benim gibi LGBTİ Onur haftası etkinlikleriyle ilgilenecek kankitom şimdi çok uzaklarda. Napalım, ben de bilgisayar başında takılarak aktivistliğimi gerçekleştiriyorum. Şunu da bi paylaşayım ya, hoşuma gitti. Seneye gidicez dedik ama, o iş ne olur bilemiyorum. Malum, seneye mezuniyet falan var. Üstelik bi mezun olmadan şöyle bir insanlarla toplaşıp gezseydik ne güzel olurdu, Antalya'nın ilçelerinde tatil, yurtdışını gezmek falan. Gençliğimiz mal mal akıp gitti ben buna yanıyorum. Şu an ise, en yakın arkadaşım KPSS'ye hazırlanıyor, atanma falan bekleyecek sonra, oy. Sevgilim iş mülakatlarına falan gidiyor. Ben mi? I'm just sitting here.... *Buraya bir görsel gelecek*
İşte ben de, cidden bu durumdayım. Neyse, bir tembel de kolay yetişmiyor genşler. Yaptığım aktiviteler kitap okumaya çalışmak ama kapağı bile açmamayı başarabilmek, dizi izleyeyim diye bilgisayar başına oturup üst üste 6-8 bölüm izleyip kafayı yemek, sıcaktan ve işsizlikten habire uyuklamak ve bunları yaparken de hayattan her an şikayet etmekten ibaret. Çünkü bir grumpy cat olmanın birinci koşulu her daim hayattan şikayet etmektir değil mi dostlar? Yoksa bu işin eğlencesi nerede? Ama siz bizi mutsuz falan sanmayın, aslında çok eğleniyoruz ha, öyle böyle değil.

23.6.14

2014. Yaz. 1.

Öncelikle buraya uzun zaman sonra tekrar yazmaya karar vermemi sağlayan insan Şeyma oldu, kendisine buradan kocaman öpücükler!

Birkaç değişiklik yaptım burada. Ne yapsam da tamamen içime sinmeyecek ama, en azından şu ergen blogu görünümden çıkmalıydı burası. Eski yazıları da silmeye hem üşeniyorum hem kıyamıyorum. 6 yıl olmuş burada yazmaya başlayalı. Gerçi şimdi eski yazılarıma bir göz attım da, ergen üzüntüleri, üniversite sınavı hazırlık çileleri, o zamanki Demet'in şimdikine benzer dertleri, okula alışma süreçleri falan varmış hep. O kadar da ergen değilmişim ha, ne dersiniz? Şimdilerde burada yazacak şey bulabileceğimden emin değilim artık. Bilmiyorum, Twitter yetiyor da artıyor. Bazen de ekşi. Bazen yazmaya hiç gerek duymuyorum, aslında o kadar da kötü bir şey değil bu bence. Belki burada film, dizi ya da müzik yorumları falan yaparım. Albüm incelemeleri olabilir, sevdiğim klipler olabilir. Tamam, bunu düşüneceğim.

Akademik alanda fazlasıyla yazdığımızdan kişisel şeyler karalamaya yeterince vakit ve istek bulamıyorum bir yandan da. Times New Roman. 12 punto. Double space. Makale review'ları, quizler, research proposal'lar (Türkçelerini bilmiyorum ha, çevirip öğrensem de o kelimeler bana anlamsız geliyor napayım). Sıkıcı şeyler. Bir yandan da hoşuma gidiyor ama. Akademik hayat demişken, okuduğum bölüme müthiş bir hevesle girdiğimi herkes bilir, fakat şu anda o hevesten bende kaldı mı ondan emin değilim. Okuduğum bölümden çok, ilerde ne yapacağım sorusu var kafamda. Yüksek lisans yapmalı mıyım? Nerede? Hangi alanda? Evet daha hangi alanda uzmanlaşmak istediğimi bile bilmiyorum son sınıfa geçmiş bir insan olarak. Bazen klinik okuyasım tutuyor, bazense sosyal cazip geliyor. Diğerleri zaten bana uzak olsunlar; gelişim, endüstriyel falan. Büyük konuşuyorum şimdi ama ne olacağı hiç belli olmaz. Bir yandan sosyolojide ilerlemek istiyorum, çok hoşuma gidiyor. Ama bu ülkede ne yapabilirsin ki? Akademisyen olup slayttan ders anlatan hocalardan biri olmaya niyetim yok. Cinsiyet ve kadın çalışmaları hoşuma gidiyor. Hem keşke bu ülkede LGBT çalışmaları okuyabileceğim bir yer olsaydı. Meh, çok hayal kuruyorum ben, imkanı var mı böyle bir şeyin sanki? Ülke demişken, ülkedeki durumları anlatsam işin içinden hiç çıkamam şimdi. Hepimizin bildiği şeyler. Özellikle geçen hazirandan sonra fazlasıyla kafamı yorup üzüntüme üzüntü katmıştım. Ama hiçbir şey değişmiyor tabii üzülmemizle. Bu ülkeden adam olmaz kafasında değilim ama, yine de keşke gidebilsem de yurtdışında yaşasam diyorum çoğu zaman. Acaba mümkün mü? Yapabilir miyim? O da bana göre düşük ihtimal şu anda. Of. Şimdi yine bi sıkıntı çöktü. En azından Kpss'ye falan girip devlete yerleşmek istemediğimden eminim. Şu ülkede psikoloji lisansı başka işe yaramıyor çünkü. Zaten kendimi yeterince donanımlı bile görmüyorum ki. Sorsanız en iyi okullardan birinde okuyorum, ama gerçekten bana bir şeyler katan insanları sıralasak bir elin parmaklarını geçmez. Neyse, staj yapıp bir görmek istiyorum klinik hayatı nasılmış.

Hem sanırım bu yaz da yalnız takılıp depresif moda geçeceğim. En sevdiğim şey. "S- s- s- summertime sadness" değil ama. Meh, o sıkıcı şarkı çıkmadan çok önce de böyle düşünüyordum sevgili Lana, senle alakası yok. Bu yıl bütün dönem tam bir "grumpy cat" modundaydım. Şikayetçi değilim, kendim istedim. İyi de oldu. Not ortalamam yükseldi. İstemediğim insanlara katlandığım zaman azaldı. Yalnız kalmayı kendim seçtim. Şimdi de staj başlasa da evime gidip yalnız takılsam diyorum. Gerçi yalnız yaşasam alkolik olup çıkarım bence, o potansiyeli görüyorum kendimde.

Aslında söyleyecek şeyler buldum şimdi baya. Onları ayrı ayrı yazasım geldi. Umarım şu anlık hevesim hemen kaybolmaz da, yazabilirim biraz daha.